18 Haziran 2011 Cumartesi

BABAMA-DÜDÜK MAKARNADAN KOLYE

Yolumu tutmuştum, yolcuydum. Ta ki bozuk düzenin çatlaklarından birine düşene kadar. Sisteme takılmıştım; yolda kaldım. İlk zamanlar duraladığım yerde aldığım darbelere tepkim çok haşindi, çok şiddetli. Her yerimden çatırdıyor, kırılıp düşen parçalarımı yerden topluyor ama yerine takamıyordum. Övündüğüm şifre kırma, ağızdan girip burundan çıkma meziyetlerimi kullanamadığım bir noktada görünmez olmuş kendimi ifade edebilme olanaklarının tamamından yoksun kalmıştım. Elimi eline alıp fikirlerimi dile getirdiğim için hiçbir zaman utanmamam gerektiğini bana öğütleyen babam, sisteme takılmak, görünmez olmak diye bir lanetten hiç bahsetmemişti.

Kızgındım; babama, kendime, sisteme. Art arda gelen yok saymalar karşısındaki öfkem, alev üfleyen bir rüzgar oldu; kendimin, sevdiklerimin kaşlarını kirpiklerini yaktı. Güzelim bir yazı heba ettim, yerleri yumruklaya yumruklaya ağladım, geceler boyu gözlerimin kenarında biriken gözyaşları ile uyuyakaldım, yoldan çekilip kenara itildim; arkamdan gelen önüme geçti, tufan oldum ama gazabım masumları yuttu; kötülere gücüm yetmedi. Hayatta öğrendiğimi sandığım hiçbir şey yardımıma koşmadı; babam koşamadı. Bir gün haykırdım ona hatta, “bu ülkede kimse teybe meybe konuşturarak yetiştirmesin kız çocuğunu” diye.

Sonra...Sonra tuzlu kirpkilerimin arasından, baba dediğim adamın içinden başka bir insan çıktığını gördüm. Kadim insanlık hallerini bilen, gizemciliğin insanı nasıl da kutsadığını öğreten, en affedilmez insanlık suçunun yeise kapılmak olduğunu öğütleyen... Ondan sonra babam, sisteme karşı verdiğim mücadelede, yaralarımı her gün Büyük Öte’den fısıltılar ile sarıp, “Hadi bakalım, Ali gibi yiğit, Zülfikar gibi keskin,” diyerek tekrar tekrar sefere yolladı. Sistemin çatlağındaki çatlağı nasıl buldum da tekrar gün ışığına çıktım bilmiyorum. Ben mi buldum çareyi hayat mı bilmiyorum. Ama yeni donanımımla tökezlesem de bir daha kolay düşmem; minnet doluyum.


Babam aslında biraz Bedri Rahmi'ye benzer. Sadece Anadolu erenlerine
rahmet okuduğu için değil. Evde bulduğu kullanılmayan peçete, zarf veya karton parçaları üzerine desenler çiziktirir, dizeler yazar; ondan da. Siyah mürekkeple bezediği beyaz bir çay kutusunu çöpten çıkarıp sakladığımı bilirim. Ne var ki, beni çizdiği eskizler de bana pek iltifat etmez; onca yoldaşlığımıza rağmen beni hala iştahını kontrol edemeyip elmayı koçanı ile yutan bir kız çocuğu olarak resmeder. Alacağı olsun.

Hiçbir gizemselciliğin (simya hariç) kendi kendine ödenmesini sağlayamayacağı banka kredisi ayağımda pranga iken bugün ona, anaokulu günlerinde yaptığımız düdük makarnadan kolye kategorisine giren bu yazıyı armağan edebiliyorum yalnızca...




2 yorum:

  1. Canım bu ne güzel bir yazı böyle,gözlerim yaşararak okudum. Harika! En kısa zamanda bir kitap bekliyorum senden...Denemeler

    YanıtlaSil
  2. Çok teşekkür ederim yav! Bütün yaz uğraşırım diyordum ama işlerim yine çok,belki bir öykü :)

    YanıtlaSil