Edirne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edirne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2010 Perşembe

HANGİ İÇ SIKINTISINDAN MUZDARİPSİNİZ?

Edirne'deki II. Bayezid Külliyesi, ruh sıkıntısı yaşayan hastaları müzikle tedavi etmesi ve döneminin çok çok ilerisinde bir anlayışla "deli"lere şefkatle yaklaşması ile meşhur, aynı zamanda mimari harikası bir şifa yurdu. Şimdi ödüllü müze...



Bu sefer gezerken, hastalık isimlerini okurken, o yüzyıllar öncesinin hastaları ile çok yakın bir bağ kuruldu sanki aramızda. Kendime teşhis koymaya çalıştım, beni de müzikle tedavi etmeleri gerekse hangi makamla tedavi olurdum diye düşünekaldım...



Önce bir buyur ederlerdi sedire; anlattırırlardı derdimi. Anlatırdım ben de; "Böyle hiç gitmeyen bir iç sıkıntısı hekimbaşı üzerinize afiyet. Bahar gelmiş, neyleyim... Memleketin ahvali aşikar; benim işler de yıllardır yolunda değil." Şöyle bir öksürtürdü beni hekimbaşı, derin derin nefes aldırırdı. Sonra da başlardı teşhis koymaya: "Öncelikle depresif bu hanım kızımız."



Yapacak bir şey yok, bahar nedene gerek duymadan alerjileri azdırdığı gibi depresyonu da getrip kapına bırakıveriyor. Neyse, iyi ki hekimbaşı var. Zaten hemen "Büzürk makamından bir şeyler çalın" diye buyurdu. Baktım; büzürk makamı, zihni temizlemeye, vesvese ve korkuyu uzaklaştırmaya yarıyormuş. Ala, ala, durmayalım lütfen...



Büzürk makamı ile tedavi olan başka arkadaşlar da vardı; sevda defediciymiş çünkü aynı zamanda. İki kara sevdalı, bir vesveseli oturduk da dinledik; dinledik de açıldık. "Ama" dediler bana, "sen, özellikle sen, tedavine devam etmezsen bak yan odadaki "divane akıl hastası"ndan beter olursun."



Korktum, dedim "Tamam. Olamam ben divane akıl hastası. Götürün beni şurup odasına; edeceğim devam tedavime." Dediler; "Öküzgözü şurupları birebir bu hastalığa. Akşam yemekleri ile beraber bir kadeh, unutma. Bulamazsan Kalecik karası şurupları da olur bak."



Şurubum kolumun altında tam çıkıyorum Külliye'den, biri yaklaştı yanıma. Tanıdım, bizim Saliha bu, Selimiye'nin avlusunda gördüğüm hani. Fısıldadı; "Ben anladım seni. Benim eltimin gelini de senin gibiydi, sıkıntılı böyle, ters mi ters. Ama onu Büzürk değil Irak makamı ile tedavi ettiydiler. Haberin olsun" dedi. Şakalaştık, bıraktım onu arkamda, yürüdüm.



Kuyudan bir tas su içtim önce, sonra tam yola koyulmak üzereydim ki hekimbaşını gördüm; öğle namazı için camiye geçiyordu. Sordum "Hekimbaşı, bir de Irak makamı diyorlar. Ne ola ki o?" Dedi, " Güçlü makamdır o. Afakana ve dar mizaca iyi gelir."

Sonra... Sonra, ter içinde uyandım. Dediklerine göre "Bana Irak makamı çalın. Bana Irak makamı çalın" diye bağırıyormuşum.


16 Mart 2010 Salı

SALİHA'NIN DÜNYA İNSANI AÇILIMI


Geçen hafta, Edirne'deydim. Sinan'ın şaheseri Selimiye Camii'ne gitmek demek Roman vatandaşlarımızla illa ki iki çift laf etmek demek...


İçerideki 8 milletten oluşan AB'li grup teker teker dışarı çıkarken, kucağında bebesiyle yanıma yaklaşan, çocuk gelin olduğu belli gencecik bir Roman kız bana, "Teyzeee, bunlar gavur mu" diye sordu. Ben, sorunun "teyze" bölümüne takılmış olduğumdan, "gavur" bölümü bana o kadar koymadı ve "evet" deyiverdim. Dedim ama tabii tam arkamda duran, kızın kaynanası Saliha'yı "esaba" katmamıştım. Öyle bir fırça yedik ki Saliha'dan, "Günah kııız günah, denir mi öyle! Hepimiz insanız, yok gavur mavur" diye... Tam "Ben zaten espiri olsun diye, şakadan dedim. Olur mu hiç öyle şey!" demek üzereydim ki Saliha devam etti; "Hepimiz insanız, hepimiz müslümanız." Bak şimdi, buyur burdan yak! "Bunu da düzeltmeyeyim, bu da böyle mi kalsın" yoksa "Oturup anlatayım mı, kimimiz müslüman kimimiz değil ama yine de biriz" diye düşünürken başka şeyler düşünmeye başladım.

Düşündüm ki; bu ülkede, Kozmopolitanizm'in kitap tanımını bulamazsınız. Kitap tanımı yoksa Kozmopolitanizm de yoktur diyemezsiniz ama. Üstelik "politically incorrect" söz de boldur ama buna bakıp da, insanlar kitap tanımlarına uygun konuşmuyor diye de, "Türk halkı ırkçıdır, ayrımcıdır" demek olmuyor işte. Ne diyor aslında Saliha, dünya insanı açılımında? "Hepimiz insanız, hepimizi Allah yarattı." Elimizden gelen budur, bence bu da yeteri kadar kozmopolitandır.

30 kişilik heyeti, tek tek toplayıp eksiksiz otobüse bindirme derdine düşmüşken unuttum sonra Saliha'yı. En son gördüğümde, bizim Litvanyalılar'ın yanındaydı. Topuklarının üzerinde boyu 1.90'a ulaşan dilbere, kafasını kaldırmış çok çok aşağıdan bakarken çocuk gelinine sesleniyordu: "Sonuçta epimizin içine giydiği don işte."



Bu arada ben kendi Roman açılımımı da geçen sonbahar, Roman tokacıdan 1 liraya aldığım "Roman kız" tokası ile çoktan gerçekleştirmiştim, haberiniz olsun.

10 Mart 2010 Çarşamba

THAT WASN'T THE PLAN!

Bu sabah, elimdeki çabuk soğumuş kötü kahveyi yudumlarken televizyonda denk geldim. Sinir krizinin eşiğindeki bir Ally McBeal, ayağını yere vura vura hayalleri ile gerçekleri kıyaslayarak "That wasn't the plan" diyordu. Aynen öyle dostum. Bütün bunlar, benim de planım değildi. Ama böyle oldu. Böyle oldu diye de bırakıp gidecek değilim. Sadece biraz hava almaya çıkıyorum; Pazar'a döneceğim.


Not: Bu arada Blog'a kaydolan, yorum bırakan, mail yollayan, herkese teşekkür etmek istedim. Hepsini, herkesi son derece önemsiyorum.

11 Eylül 2009 Cuma

YAĞMURU BEKLERKEN

Dedim ya Bulgarlar habersiz kapakları açmadıkça biz güvendeyiz; Edirne'de Meriç taşmayacak. Ama hava yine karardı; yağmur bekliyoruz. Aklımız Tekirdağ'daki çiftçilerde, Silivri'deki yazlıkçılarda, annesinin kucağındaki bebeklerde, İstanbul'daki, tır şöförleri ve tekstil işçilerinde... Sevgisiz ülkenin sevgisiz yöneticileri biliyorum, sele kapılıp ölen insanlara kızıyorlar; sorun çıkardılar, paçalarına çamur sıçrattılar diye

Bu arada evet; peripatetic yolum Edirne'ye düştü şimdi de. Nüfus kütüğümün nerede olduğunu düşünürsek, düşmesi de gayet olağan aslında...

Oldum olası severim Edirne'yi. Köprüsünü, nehirini, yeşilini, insanını, çarşısını, pazarını...Renklidir, espirilidir Edirne. Bugün yağmur başlamadan, sabah erkenden pazara gittik mesela. Esmer bir vatandaşımız biber satıyordu; biber alan teyze de soruyordu "Biberin çekirdeksiz mi?" diye... Biberci önce bana göz kırptı sonra teyzeye "Yok be teyze, daha yapmadılar ondan. Tıp ilerledi ama biber ilerlemedi" deyiverdi... Hala gülüyorum bak aklıma geldikçe.