22 Nisan 2012 Pazar

HAYATTA OLUR EDEBİYATTA OLMAZ


Yeniden uykuya dönmekten başka bir isteği olmadığı halde yattığı yerden doğruldu. Geceden kurduğu saatin çalmasına daha 5 dakika vardı; alarmı kapattı. Yerden topladığı eşofmanlarını daha ağarmamış günün karanlığında üzerine geçirdi. Yatak odası kapısının önünde sfenks gibi yatmış onun dışarı çıkmasını bekleyen kedisinin ayakkabı bağcıklarına yaptığı saldırıları atlatıp kendini sokağa attı.

Ortalıkta kimsecikler yok. Hayatın akışı içinde hep özlemini duyduğu salt sessizlik durumunu tattığı ender saniyeler bunlar. Arada geçen tek tük servis araçları da olmasa rüya doruluğunda garip bir gerçeklik içinde geçirecek önündeki 1 saati. Birden günlük rutininde yeri olmayan bir "çat" sesi duyuldu. İçgüdüsel olarak kafasını çevirip baktığı orta refüjden simsiyah bir toz bulutu göğe yükseliyordu.

amclaw.net

Bulutun, tozların seyrekleştiği yerlerinden ilk olarak hala dönmekte olan tekerlekler belirdi. Sonra... Sonra ters dönmüş bir araba. Aklından deli gibi düşünceler akıp gitmeye başladı. Zaman zaman düşünürdü; kimliksiz, cep telefonsuz çıktığı bu yürüyüşlerde başına bir şey gelse sevdiklerine haberi ne kadar zamanda ulaşır diye. Demek ki cep telefonu sadece ona bir şey olursa gerekmeyecekti. Polise, ambülansa nasıl haber vermeli? Neyse ki aşağıdaki sitede bir adam köpek gezdiriyor, elinde de telefon var. Kim var acaba arabanın içinde? Keşke ilkyardım bilseydi. Şimdi ambülans gelene kadar şöförü kıpırdatmadan baş aşağı bekletmek zorunda. Öldü mü acaba? Ağır yaralıysa, hayatında hiç açık, cılk yara görmemiş, ne yapacak? Derken... Derken arabanın içinden üzerinde İtalyan milli forması olan çitlembik gibi, gencecik bir erkek çocuğu fırladı. Elinde cep telefonu, kendi kazasını kendi bildirdi.

***

Öykü atölyesinde Cemil Kavukçu, Tomris Uyar'ın "hayatta olur, edebiyatta olmaz" sözünü hatırlatıyor bize sık sık. Öyküde gerçek hayatta olan her şeyi anlatamıyorsun. Okuyucuya sahici, inandırıcı, samimi gelmesi gerekiyor. Yukarıda anlattığım olayı yaşamamış olsam ama okusam inanmazdım sanırım. Paramparça Aşklar, Köpekler'i seyrettiğimde de inanmamıştım. Ama oluyormuş; sabahın köründe önünüze ters dönmüş bir araba düşebiliyormuş.

25 Mart 2012 Pazar

BİR MUCİZENİN HİKAYESİ: HAFIZ DİVANI'NIN ÜÇÜNCÜ CİLDİ

Bugün Pazar. Dün gece Richie Kotzen konserinden çıkıp eve tam 3.00'de girecekken saatler 1 saat ileri alındığı için 4.00'de girmişim. Yatarken sabahki yogayı, ki kar ve hastalık nedeniyle 3 haftalık mecburi bir ara verdim; içim içimi yiyor, ekmeye kendi kendimi ikna etmişim. Hava ne kadar güzel olursa olsun ertesi sabah evden çıkmayacağım.
...

Acelem yok. 11.00 gibi uyandım. Yoga başlayalı yarım saat olmuş. Kendimi bile bile kaçırmış gibi değil de uyuya kalmış gibi hissettiğimden içim rahat. Kahve olduktan sonra, dün gece yokluğumda Kissy'nin kocaman bir rulo mutfak havlusundan nasıl geriye hiçbir şey kalmayacak şekilde konfeti dağı yaptığını anlatmak için bizimkilere telefon ettim. Annem açtı telefonu, "alo"sundan anladım, morali bozuk. Oran'daki benim, Amerika'daki abimin, Dikmen'deki annemle babamın, hepimizin üst komşu sorunu var. Annemle babamın tepesindekiler Cumartesi diye azmışlar yine, annemin uykusu kaçmış. Moral düzeltmek görevim. Ne bulduysam geçirdim üzerime, soluğu bizimkilerde aldım.

Annem yatakları topluyordu. Evin dört odasında da yatak yapılmış; çalışma, oturma odası farkı ortadan kalkmış. Sessiz oda hangisiyse orada yatılıyor. Herkes için döktü; kızdık, hayretlerimizi dile getirdik. Sonra derdimizi unuttuk, sohbete daldık. Babam "Bakın ne anlatacağım" deyip bir mucizenin hikayesini anlattı. Moralimiz düzeldi.

...


60ların sonu. Ankara'nın Ankara, kitapçıların kitapçı olduğu yıllar. Babam bir sahafta John Payne adında bir oryantalistin üç ciltlik Hafız çevirisinin 1901 basımı iki cildini bulur. Ciltlerden biri eksik diye sahaf çok yüksek olmayan bir fiyat verir, babam da alır kitapları. Çeviriyi çok beğenir, "kimdir bu John Payne" diye araştırmaya başlar. "Okul seni yüksek lisans tezi için British Library'e çalışmaya göndermişti ya, o zaman senden fotokopiler istemiştim ya, John Payne'di onlar," dedi. Babamın bize çekilecek fotokopiler listesi hazırlamasına alışığım da, 1997 yazıydı o, silinmiş gitmiş hafızamdan. Zaman içinde babamın da silinmiş hafızasından John Payne, unutmuş. Araya giren onca yıldan sonra geçen hafta gelmiş aklına ilk defa. Bankaların yurt dışı alışverişlerinde kredi kartlarına yaptığı taksidin internet alışverişlerinde de geçerli olduğunu öğrenir öğrenmez dalmış Amazon.com'a. Oradan ABE Books'a derken, kütüphane perileri kulağına "Hafız Divanı'nın üçüncü cildine bak" diye fısıldamış. Bakmış bulduğu kayıtların hepsi 3 cildin tamamı. Tam vazgeçecekken en altta görmüş aradığını; tek başına, üstelik 1901 basımı bir üçüncü cilt. İnanabiliyor musunuz? Bu hayatta mucizeler oluyor işte. Oluyor.

Bu hikayeden çıkartılacak çok sonuç var tabii: 1) Benim babam iflah olmaz bir kitap delisidir. 2) Birarada olması gereken herkes/her şey er ya da geç biraraya gelir. 3) "Şey"lerin doğru zamanını insan kendisi ayarlayamaz; "şey"ler ancak olacağı zaman olur. 4) Olmayacak işi olduramazsın da olacağın önüne geçemezsin. 5) ABE Books Türkiye'ye göndermediği için babam koca cildi abimin evine yollamış. M.Ali bu yaz da Türkiye'ye içinde sadece "bir şort bir tiiişoort" olan küçük bir el valizi ile hayatta gelemez.

18 Mart 2012 Pazar

Medeniyet Tarihi'nin Hatırlattığı: 12 Levha Yasaları

4+4+4 tartışmaları, beni İ.Ö. 450 yılına, Roma Hukuku'nun kalbi 12 Levha Yasalarına götürdü. Levhaların içeriğini bıraktım, niçin yazıldıklarını hatırladım: Yasaların sadece yasa koyucu sınıf tarafından bilinmesinin yarattığı adaletsizliğin giderilmesi için... Önce ilk 10 sonra son 2 yasa maddesi, kimine göre fildişi kimine göre bakır levhalara kakılmış ve ortalık yere asılmış ki bilmeyen kalmasın. Livy'nin Roma Tarihi'nde anlattığına göre, levhalardaki yasa taslakları kesinleşmeden önce, en doğru süreç takip edilmiş; her vatandaş her bir hususu sessizce kendi incelemiş, sonra arkadaşlarıyla konuşmuş ve nihayet uygun görülen ekleme ve çıkarmaların yapılması için kamuoyu önünde tartışmış. Levhalarda yazanlar ancak bu süreç sonunda yasa olarak kesinleşmiş. İ.Ö. 450 yılında...



Yasaların gizli kalmaması, herkesin erişiminde olması, resmi gazetede yayımlandıktan sonra yürürlüğe girmesi de, çok şükür, 1804 Napoleon Yasaları'ndan beri önce Avrupa sonra dünyanın genelinde insan haklarının ayrılmaz bir parçası olmuş. Korkacak bir durum yok yani. E peki ben o zaman 4+4+4 tartışmalarında niye kendimi İ.Ö. 451 yılına dönmüş, benden bir şey saklanıyormuş, yasanın içeriği erişimimde değilmiş gibi hissediyorum? Niçin okuduğum yetmiyor? Niçin arkadaşlarımla, meslekdaşlarımla, büyüklerimle tartışmama izin verilmiyor? Biz, insanlık olarak o eşikten geçmemiş miydik üstadım Livy?

7 Şubat 2012 Salı

BİR KEBİKECİN ACIKLI YAŞAM ÖYKÜSÜ

Bel vermiş tıka basa dolu raflara bakarken “Sanki daha geçen ay bu odadan iki koca sandık kitap çıkmadı” diye düşündü Mete. Evden sahaf sırtında çıkanların, yerde toz içinde istiflenmiş olanlara, fizik kurallarına meydan okurcasına yer açmamasına alışıktı. Komşuların “dolaplı ev” adını taktığı 400 metrekarenin duvarlarında artık dolap yaptıracak, raf taktıracak yer kalmamıştı. Kütüphane haline getirilen odanın yerli dolaplarının önüne ikinci bir sıra raflı modüller yerleştirilmiş, iki kişinin yanyana duramayacağı daracık bir labirent kurulmuştu. Kurulmuştu kurulmasına da, o bile yetmemişti. Duvar saatinin yanı sıra, yatak altları, koridorlar, kapı üstleri, küçük tuvaletin boş köşeleri, her yer kitapların işgali altındaydı. Evden sahaf marifetiyle eksilen kitaplar boş alan yaratmıyor, sadece mutfak dolaplarının da kütüphane olmasını engelliyordu.

Nereye koymuştu şu lanet olası kitabı, çıldıracaktı. Aradığı, bulmayı umduğu yerden çıkmazsa kabusu başlardı. Tren rayları gibi uzayıp giden, evin çevresini iki kere dolaşan raflar dizininin herhangi bir karanlık noktasında olabilirdi çünkü. Böyle durumlarda o kitapla kavuşması, kaderin insafına kalırdı. Neyse ki çoğu zaman, “kütüphane perileri” adını taktığı iyi güçler yüzünü güldürür; imkansızı oldurur, kitabıyla kavuşurdu. Çocukları üniversite kütüphanelerinde aradıkları yanlış rafa konmuş veya saklanmış bir kitabı nasıl mucizevi bir şekilde son anda bulduklarını anlattığında da büyük bir ciddiyetle “Tabii,” derdi, “Kütüphane perileri kitap vurgunu yemişlerin yüzüne bakar.” Babalarının her zaman akılcı konuşmasına alışık çocuklar kikirdeyince de kızardı, “Bunun şakası yok. Periler olmadan bu ormanda halimiz yaman olur, yolumuzu kaybederiz biz.”

Gel gör ki bugün, güneşli günde günışığının ancak damladığı ormanında yalnızdı ve kaybolmuştu işte. Günlük iç huzurunun pamuk ipliğiyle bağlı olduğu kitabı bulamıyordu. Ne demişti kızı ona; “ihtiyaç duyduğun an elinin altında bulmadığın hiçbir şeye sahip değilsin.” Kızgındı tabii Akça biraz. “Sakın satın alma, bende var,” dediği ama hala bulamamış olduğu için bu yetişkin yaşına Tanpınar okuyamadan gelmişti kızcağız. “Kızgın olanlar sıraya girsin. Hem Yıldız dururken Akça’ya söylenecek söz düşmez” dye düşündü Mete gülümseyerek. Kitapların tutsaklığındaki hayatını paylaşan en sevdiklerine, bu zor dostluğun yükünü de kaçınılmaz olarak paylaştırmıştı. Karısı Yıldız, sergilemekten çok hoşlandığı çilek desenli, altın varaklı cam komposto takımını kağıtlara sararak kutusuna geri kaldırdığı gün, onun kalbini kırmış olduğunu biliyordu ama ezoterizm konusunu karşılaştırmalı okumaya başlamıştı ve eve giren yeni kitaplar için ince zarafetiyle sergilenmeyi hak eden komposto takımının durduğu rafa ihtiyacı vardı.

****

Kitapları ayıklamak, elden çıkamak, satmak, bağışlamak da eskisi kadar kolay değildi artık. Onların gerçek değerini ölçmekten aciz yeni kuşak sahafları eve gelmeye ikna etmesi, elden çıkarmak istediklerini seksileştirmek için aralarına mutlaka birkaç tane güncel iyisatan serpiştirmesi gerekiyordu. Gotik alfabe ile basılmış Almanca kitapların hiç şansı yoktu; satılmıyor, alınmıyor, okunmuyorlardı. Gazetelerle beraber geridönüşüme atmaya içi elvermediği için de gençlikten yetişkinliğe geçişinin hazineleri, yaşlılığında sırtında yumurta küfesi olmuştu. Pencereden dışarı baktı. Hava kararmış, akşam çökmüştü. Koyacak yeri olmadığı halde internetten koca bir cilt neolitik arkeoloji kitabı ısmarlamasından dolayı gücenmişler miydi bilinmez ama bu sefer belli ki kütüphane perileri ondan yana değildi. Ellerini ağrıyan dizlerinin üstüne koyarak kalkmaya çalışan Mete, ancak üçüncü denemesinde başarılı oldu. Rafların haddini zorlayan kitap ağırlığı, dizlerine binen kendi ağırlığını ikiye katlıyordu böyle zamanlarda. Çok büyük bir derdi varmışçasına canı sıkılıyor, hareketleri iyice yavaşlıyordu.

14 Ocak 2012 Cumartesi

ESKİLERDEN: MÜCAP OFLUOĞLU, SADETTİN KAYNAK, ENGİNDE YAVAŞ YAVAŞ

Eskilerden en sevdiğim hikayelerden bir tanesi Öztürk Serengil'in alamet-i farikası olan "yeşşe", "şepke" sözlerinin ilk sahibinin Mücap Ofluoğlu olmasıdır. Tiyatroculuğunun yanı sıra para kazanmak için seslendirme de yapan Ofluoğlu, 60lı yıllardaki Yeşilçam bolluğunda günde bilmemkaç filme konuşmaktan bir gün yorgun düşüp asabı feci bozulunca olanlar olmuş. Kötü adam Öztürk'ü seslendirirken can sıkıntısından bütün a'ları e yapıp etrafındakileri gülme krizine sokarken Öztürk Serengil'e koskoca bir kariyer yaratmış.


Bayıldığım diğer bir hikaye de, şükür ki Türkiye'ye nasip olmuş dahi ikili Sadettin Kaynak ve Vecdi Bingöl'ün Türk Sanat Müziği'nin en güzide örneklerini nasıl su içer, nefes alır gibi zorlamadan, zorlanmadan, zahmetsiz verdikleri. Yine Yeşilçam...Bu sefer müzikal Mısır filmleri istilası var. Konuşmaların üzerine dublaj sorun değil de şarkı söylenen sahneler için baştan şarkı yazılması gerekir. Üstelik Mısırlı oyuncuların ağzını açıp kapamalarına uygun. Bunun üzerine Kaynak ve Bingöl alırlar ellerine metronomu, kalemi... Saya saya, uydura uydura nefis şarkılar yazarlar. Müzeyyen Senar'ın ünlenmesine büyük katkı yapan meşhur Enginde Yavaş Yavaş böylesi bir mesainin ürünü mesela.



Ben bu hikayeleri, görünenin arkasındaki o görünmeyen ama çözüm bulan, olayların akışını değiştirebilen zeki insanları sevdiğim için seviyorum.