11 Ocak 2012 Çarşamba

SİYASİ TARİH DERSLERİ: AMERİKA'DA DEMOKRASİ

Siyasi tarihçi olduğum için elbette ki Amerikan Tarihi'ne aşinayım. Ancak bu dönem American Politics and Foreign Policy dersini vermem gerekince aşina olduklarımı daha detaylı, olmadıklarımı da ilk defa okumak durumunda kaldım. Memnun oldum.

Soğuk Savaş sırasında Nikaragua'daki darbeyi finanse edebilmek için Humeyni rejimine silah satmak (IranContra) gibi dış politika uygulamaları ile Amerikan kurucu babalarının anayasa yazan, o kurumlararası son derece kompleks kontrol ve denge mekanizmalarını kuran dehasını ayrı değerlendirmek gerekiyor.

1 başkanın görev süresi boyunca 2 Temsilciler Meclisi seçimi, 1 senatörün görev süresi boyunca 2 başkanlık seçimi görüyor olması, demokrasinin değil cumhuriyetin nihai hedef olması, kontrol mekanizmaları tarafından denetlenemeyen demokrasinin despotizmden sadece 1 adım mesefede durması detaylı bir okumanın sonunda tekrar gözler önüne seriliyor. Sistem basit değil; çok kademeli, yönlü ve çok seçimli, komiteli.




Dersi hazırlarken de hep okumak istediğim ama bir türlü okumaya fırsat bulamadığım Alexis de Tocqueville'in 1835 tarihli Democracy in America'sını okudum. Eskiyen yanları oluğu kesin. "Amerika'nın felsefesi yoktur" derken William James gibi birinin gelişini öngörememiş mesela. Ama diyor ki "eğer ABD'ye benzeyen bir demokratik cumhuriyet daha önce merkezi idare ile yönetilen bir ülkede kurulursa ve o ülkenin anayasası önceki (merkezi idare) alışkanlıklarının üzerine yeniden yapılırsa, o cumhuriyet Avrupa'nın belki de Asya'nın gördüğü en dayanılmaz despotizm haline dönüşecektir."(s. 123, 1956 basım benimki) Kısacası sistemi özerk kontrol ve denge mekanizmaları ile donatıp çok, çok aşamalı hale getirmeden "ben Amerikan başkanlık sitemini getirmek istiyorum" dediniz mi ver elini "tarihin gördüğü en dayanılmaz despotizm."

ABD Başkanı "dünyanın en güçlü adamı" olabilir ama denge ve kontrol mekanizmaları sayesinde "Amerika'nın en güçlü adamı" değil. O mekanizmalar detay değil, esas.

30 Aralık 2011 Cuma

2012'YE DİLEKLER / 2012: A GOOD YEAR

Gezegenimizin kaynaklarını tüketmeden tükettiğimiz, felaket değil bereket getiren yağmurlar gördüğümüz, insan olmanın onurunu hatıra(t)mak zorunda kalmadığımız, çok çok sevdiğimiz, sevildiğimiz, sevindiğimiz bir yıl diliyorum.

Forget about Mercury, Susan Miller and the Mayans. Concentrate on what you really want in your heart and make it happen. Wish you all LOVE, happiness, joy, wisdom, patience, prosperity, creativity and of course more LOVE.


www.houseofhepworths.com


Ve bu kafası karışık blogger'ın kafası iyice karıştığında yazdığı yazılara bütün bir yıl boyunca göstermiş olduğunuz ilgi için gönülden teşekkür ediyorum. Blog dünyasının bir parçası olmayı, sizlerle tanışmış olmayı çok önemsiyorum.

24 Aralık 2011 Cumartesi

KISSY'Lİ GÜNLER

2011'in hayatıma soktuğu en vazgeçilmez canlı bir kedi oldu. Hayatta en çok istediğim şeylerden biri gerçekleşti; bir kedim oldu. Sonunda.

Bir kere sadece bana gelişi bile onu benim için vazgeçilmez yapmaya yetti; kardeşleri arasından onu babam seçti çünkü. Daha ilk dakikadan baba emaneti oldu.

Bana geldiğinde 2,5 aylıktı. Onu her kucağıma aldığımda burnuyla yanağıma öpücük kondurur gibi yaptığından pasaportunda Kısmet Hanım olarak yazılı adı Kissy'e dönüştü.



Yaz çok sıcaktı, ben mutsuzdum. Günler çok sıkıntılı geçti. Okuldan eve döndüğümde Kissy'i Ferguson makalemin notlarının durduğu dosyayı kemirmiş, masanın örtüsünü çekiştirmek suretiyle aşağı indirerek üzerinde duran meyva tabağını kırmış, bulaşık süngerini didiklemiş, annemin elleriyle diktiği petunyalardan konfeti yapmış buluyordum. Her akşam biteviye marifetlerini süpürüp bir torbaya doldurup kapıcımız Gökhan'a uzatıyor, kapıyı kapıyordum. İki saniye sonra çalan kapıyı açtığımda da Gökhan kaşla göz arasında dışarı kaçan Kissy'i uzatıyordu bana.


Konferansa gittiğimde bizimkilere bıraktım Kissy'yi. O sırada Türkiye'de olan abim ne kadar bezmiş olduklarını meşhur Gönül şarkısını Kissy'ye uyarlayarak telefonda şu şekilde ifade etmişti: "Nedir çektiğim senden/Kissy derdin hiç bitmiyor/Devirdiğin saksılara bak/Koca ev sana yetmiyor mu Kissyyyyy/Uslan artık deli Kissy/Hiç böyle yapar mı pisiiii/Uslan artık deliiii divane Kissy."



Çok şükür ki 6. ayını doldurduğunda çok belirgin bir şekilde uslandı. İnsanlar yemek yerken masaya zıplamamayı öğrendi, kağıt kemirmeyi kesti, kakasını yapar yapmaz poposunu yalamadan üstüme atlamaktan vazgeçti.

Sonra...sonra kocaman bir böceğin ardından 4 kat aşağıya, betona düştü. Onu aşağıda kakası kusmuğuna karışmış, korkudan tirtir titrerken bulduğumda aklım başımdan gitti. Kissy'yi ne kadar sevdiğimin ayırdına ilk defa o anda, onu kucaklayıp arabada yere yatırıp veterinere götürürken vardım. Radyoda "Düştüysek Kalkarız" (artık Kissy ile benim şarkımız oldu) çalıyordu, ölmeyeceğini anlamıştım ama ağlamayı bir türlü kesemiyordum. Veteriner sonra ağlamaktan akan rimellerin, dağılmış topuzun hatırına indirim yaptı bize. Kedi yoğun bakımı, kedi röntgeni ve kedi serumu hiç de ucuz değilmiş, faturayı babam ödedi gönüllü. 48 saat sonra Kissy'yi eve getirdim. Keyfi 1 hafta sonra yerine geldi, kokusu 2 haftada geçmedi, serum takmak için traşlanan patisinin tüyleri 3 haftada uzadı.

Şimdi 8. ayını doldurmak üzere. Sokaktan aldığımız halde kakasını bir kere bile kumunun dışına yapmadı. Sabah evden çıkarken ardımdan, gece yatarken kapattığım kapının diğer tarafında hiç ağlamadı. Kuşluk vakti uyanıp kapıyı açtığımda onu orada beni beklerken buldum hep.

O kadar bağımsız ve o kadar doğal ki ona bir şey öğretmek, öğrettiğimi öğrendiğini görmek kalbimi kırıyor. Benim bazen "patiska" diye öptüğüm beyaz patisi ile perdeyi aralayıp pencereden dışarı bakması ve uçan kuşlara belli belirsiz "maoov" demesi de... Bu nedenle de doğallığına yapacağım en büyük müdaheleden önce bir kere çiftleşmesine ve doğurmasına karar verdim. İran kedisi damat da buldum.

Demek ki bir sonraki kedi yazım Kissy'nin yavruları hakkında olacak.

17 Aralık 2011 Cumartesi

TOPLU TAŞIMA GÜNLERİ

Haftanın dört günü, sabah saat 8.10'da elimde içinde kedi kakası olan torbayla merdivenleri koşarak inip okul servisine yetişiyorum. Üniversite yeni kampüsüne taşındığından beri toplu taşıma günlerine geri döndüm. Saat olarak servise bağlı kalmak bazen bunaltsa da benzin masrafımın ve karbondioksit salınımına katkımın azalmış olmasından dolayı memnunum. Bir de tabii hayatıma yeni insanlar, görüntüler ve uğraşlar girdi. Ondan da memnunum.



Bir kere serviste öykü paragrafları yazmaya başladım. Yanımda oturan öğrencinin dikizlemediğini varsayarak avuç içi kadar not defterimi çıkararak bir-iki cümle karalayabiliyorum. Bir arkadaşım geçenlerde öylesine fal bakarken "Akça elinde hep kalem var sanki" dedi. "Doğru" dedim içimden. Şimdilik tablete ihtiyacım yok gibi.

Kitap da okuyabiliyorum. Yalnız Refik Halid'in Sürgün'ünü okurken bir an gözyaşlarıma hakim olamayınca hem bir Hazırlık öğrencisinin önünde ağlamış oldum hem de rimelim aktı biraz. Bugünlerde tedbirliyim. Çantamda Küçük İskender'in Bu Defa Çok Fena'sını taşıyorum.

Yolda giderken en sevdiğim görüntü kaldırımlarda salkım salkım birikip servis bekleyen İncek gecekondu bebeleri. Her sabah ana babaları bunları sarıp sarmalayıp servis yoluna getiriyor; geç kalanlar ise refüjlerde her an yola atlayacakmış gibi birikip en az 100'le giden şöförlerin ödünü koparıyor. Piçkurularının suratlarından belli, akılları derste değil yaramazlıkta. Ana babalarının arkasından birbirlerine tekmeler savurup duruyorlar.

Şimdilik en önemli sorunum bir kulağımda 4 diğerinde 5 delik olduğundan küpe takmayı yetiştirememek. Sonuç; ilk deliğe takılan büyük küpeleri hallettim mi geri kalanları bir Strabucks nane şekeri kutusunda cebime atıp mecburen serviste takıyorum.

Bir de tabii hazır cevap, hayat insanı şöförümüz Ramazan Bey var. İlk günlerde servis güzergahındaki, yolcu sayısındaki mevcut belirsizliklerin çözülmesini beklerken her sabah telefonda konuşmaya başladığımız Ramzan Bey, sorunlar çözülüp de ben ona "Artık rahat edersin aramam seni sabahın köründe" dediğimde "Ama alıştım hocam, arada ara da hatırımı sor" deyip güldürmüştü beni. Şimdi aklı benim 10 yaşındaki Golf arabamda; "kim ne kadar veriyorsa ben 300 lira fazla vereceğim Akça Hocam. Bak araban benim, ona göre" deyip duruyor her aklına geldiğinde. Kadın şöför düşmanı; "tır mı kullanıyon da frene basarak iniyon o yolu" diye kızıyor önüne gelene. Kız öğrencilerden birine de, bir kere park yerine zor girerken yardım etmek için "gel gel gel" yapınca, "sen kendi işine bak cadı" demişliği var. Ama karısına da aşık; her ne kadar ona da "lan Seloşcum" diye seslense de.

İşte şimdilik böyle gidiyor benim toplu taşıma günlerim. Arada da kulağıma abuk sabuk müzikler çalınıyor. Yanlış duymadıysam bir şarkıda melekler, birilerinin barışması için imza topluyordu.

30 Kasım 2011 Çarşamba

BİR PORNOGRAFİ ÖRNEĞİ OLARAK MECLİS TV

Gençsem, güzelsem, tüzel kimliğimi adliyelerde, ıslahevlerinde bıraktıysam
Meclis TV izleyip tahrik olduysam, 31 çektiysem, hatta 3 31,
Mayonezdir asıl sorumlu
K. İskender (Bu Defa Çok Fena)

Her zaman biraz öyleydi ama yeni yasama döneminin başlangıcından beri Meclis TV, pornografik şiddetin doruklarında geziyor. İnsanlar artık kim, ne demiş seyretmek için değil, hangi tanıdık isim, hangi iri kıyım muktedir vekilin sözlü ve/veya fiziksel tacizine uğrayacak, mümkünse yumruğunu yiyecek; onu seyretmeye, seyrederken tatmin olmaya, boşalmaya geçiyor ekran başına. Şiddete uğrayan insanların tanıdık olması görüntülerin pornografik özelliğini arttırıyor. Kaddafi'nin ölüm pornosu, videonun tıklanma sayısı kadar kişiyi tatmin etmedi mi?

Her insanlık haline verecek bir isim bulan gözünü sevdiğimin antik Yunanlıları, müdahil olmadan sadece seyrederek zevke gelme durumuna skopofili (scopophilia) demişler. Bugün bu terim çoğunlukla şiddet içeren hareketleri gözetlemek ya da açıktan seyretmekten cinsel tatmin duymak anlamında kullanılıyor. Meclis TV yayınları içimizdeki skopofili beslerken milletvekillerini de haz nesneleri olarak algılamamıza neden oluyor.

Yürütme'nin, 3 Mayıs'ta Yasama'nın kendisinden aldığı kanun hükmünde kararname (KHK) çıkarma yetkisi ile Yasama'nın yasa çıkarma yetkisi gasp edildi, TBMM idare kanunu bile yeniden KHK ile düzenlendi, TBMM usulden bile olsa karşı çıkamadan 25 mimar istihdam etmek zorunda kaldı diye kilit mi vuralım yani bu ulu mabedin kapısına? Elbette ki hayır. Tarih bilinci ve imparatorluk deneyimi, meclisleri kapamayı değil onlardan gladyatörlerin dövüştürüldüğü bir arena yaratmayı gerektirir. Nitekim bizde de öyle oldu.


Meclis İdari Amiri, kürsüde konuşmasını uzatan milletvekilini aldı, savurdu. Meclis Başkanvekili okkalı bir "hass*ktir" savurdu. İnsanlar artık kim, kime, ne savuracak diye geçiyor televizyonun başına.




Her zaman biraz öyleydi durum ama arada KHK'lar gelirdi Genel Kurul'a ki gelmesi de gerekir. Şimdi yapacak işleri de yok vekillerin. Anayasa'yı da "milletin iradesi" yapmayacağına göre...O zaman tokuşsun kafalar. Sen de tutma içinde; sal filini züccaciye dükkanına. Hangi fili? Skopofili.

Meclis TV! İnterneti sansürlü memlekette fakirlerin pornosu.