Bizimkilere için için kızdığım bir hafta geçirdim. Herkesin çok rahatlıkla kullandığı bazı ifadeler, "onlar çok ağır sözler, söylenmez," denerek benim dağarcığıma sokulmadı. Halbuki elalem ne kolay diyor "haddini bil," "terbiyesiz," "ya o ya ben" diye. Geçen hafta haddini aşan soluğu bende alınca ben de ayna karşısında "haddini bil" deme egzersizlerine başladım.

http://www.rutlandhistory.org/knowyourplace.htm
Kışlada yaşadığımızı sanan emekli asker üst komşuma onlarla beraber 6.45'te kalkmak istemediğimi bir türlü anlatamamaktan Eskişehir Yolu'nda 2 metre ötedeki yaya geçidinden geçmediği için orta refüjde sıkışıp kalan adamın sol şeritten kaptırmış giden, adamı son dakikada gören bana dolu dolu "Allah belanı versin" diye bağırmasına, sayısız olaylar silsilesi sonunda ben de buradan herkese toptan "haddinizi bilin" kartı gösteriyorum. Egzersizlere de başladım bir kere. Bundan sonra "bakın hanfendi/beyfendi" yerine ilk iş "haddini(zi) bil(in)" diyeceğim. Küçük meseleler cehennemi hayatımın şu andakinden daha kötü olacağını sanmıyorum.
Bu haftanın kazananları ise karanlık düşüncelerime teslim olmamı kabullenmeyen, aydınlık tarafa çağıran önce Berrak, sonra Özgür, sonra da Kırçiçeği Sokağı çocukları. Bir de Nahit Hoca'nın (Töre) nazik, ölçülü iltifatları.
Haftanın iyi karması da sonunda bitirmeyi başarıp Kanada'daki editöre gönderebildiğim kitap bölümü. Kitabın Brill yayınevinden çıkacak olması bir rüyamın gerçekleşmesi demek. Metnin ekli olduğu mesajı göndermek için enter tuşuna bastıktan sonra kalbim kendi kendine deli gibi çarptı. Yine de tek başına bu, yeterli olmuyor iyi hissetmeme. İlla küçük meseleler, hep küçük meseleler.
